Bir Fenerbahçe’linin hayatta en sevmediği 3 şey…
Biraz takım oyunu bilen, isimsiz futbolculara sahip, soğuk bir rakip.
Ayak altında dolaşan 6 tane hakem.
Ve Galatasaray’ın, Avrupa’da maç kazandıktan 2 saat sonra Fenerbahçe’nin yenilmesi.
Üçü de malesef Perşembe gecesi gerçekleşti, ve Fenerbahçe yenildi.
Aslında maça ne hakemin tesiri oldu, ne de başka bir şeyin.
Bir tek şeyin etkisi oldu, onu da Fenerbahçe ters anladı.
Sezon başında Fenerbahçe’nin bu sene ısıracağı deklare ediliyor.
Ve hakikaten Fenerbahçe yavaş yavaş ısırmaya başlıyor. Fakat karşı takımı değil, bizzat kendini ısırıyor.
Manisa ve Bursa maçlarında takım “Biraz koşan, biraz kapanan, ayağa pas ile çıkan, biraz da Alex’i tutan takım beni pidenin arasına koyar ve iftarı öyle açar” diye bas bas bağırıyor, fakat Daum, ne Mehmet Topuz, ne Özer, ne de Semih’i düşünüyor veya onları hazırlıyor. Varsa yoksa, hep o ezberlediğimiz ilk 11.
Daum’un inadını hepimiz biliriz.
Meşhurdur, Almanca’da “Das Baykal inadı” da derler.
“Herr hausun die bi ein idir” onun sözüdür mesela.
Türkçesi, “Ben Anelka’yı klübede oturtmuş adamım, Mehmet Topuz’u mu oturtmayacağım? Üstelik ben transfer etmemişim.”
Fakat burada Daum’un hiç suçu yok
Burada en büyük suç yine çarkın içindeki bazı fanatiklerin.
5 haftada gereksiz şişirilmiş bir Fenerbahçe, 2 yıldır baş tacı edilen bir Güiza, devamlı Milli Takım’a seçilen bir Kazım, menajerlerin yeni oyun hamuru Santos, her bayramda helalleşilmesi beklenen Roberto Carlos vs.
Benim en çok üzüldüğüm nokta, maç 2-1 devam ediyor, Fenerbahçe’nin yüklenmesi gerek, fakat Twente hala pres yapıyor.
Aynı mantıkla, Panathinaikos 3-1 yenik. Hala bastırıyor.
Tamam çok beceriksizler, lakin sanki maçın rövanşı varmış gibi saldırıyorlar.
Niye?
Çünkü adamlar sadece topuk pası, röveşata için doğmamışlar.
Herhangi bir profesyonellik için doğmuşlar ve eğitilmişler.
Terzilik için, kuaförlük için, futbol için okula gitmişler, disipline edilmişler.
Örnek mi?
Hollanda’da İstanbul arazisi kadar çim saha var. Bomboş.
Üzerinde ya 2 kişi öpüşüyor, ya 10 kişi top oynuyor.
O 10 kişi de zaten Türk.
Sahalar bomboş, biz de olsa zaten çimi yeriz, peki orada nasıl futbolcu yetişiyor, ve bizi geçiyor?
Futbolcu boş sahadan yetişmiyor ki, okuldan yetişiyor.
Okulda, takım oyununu, maçı bırakmamayı, fizik gücünü nasıl kullanacağını, yardımlaşmayı, transferin nasıl yapılacağını öğreniyor.
Hollandalı futbolcu, antrenmandan sonra İngiltere Ligi’ni seyretmiyor ki.
Mesaisine bakıyor.
Fransız futbolcu, Portekiz U19 Milli Takımı’nın kalecisini bilmiyor ki.
Rus futbolcu, Bucaspor maçı ile ilgilenmiyor ki.
Fakat bir Türk hepsini biliyor, ve takip ediyor.
Peki takip ediyor da ne oluyor?
En iyi bilgisayar oynuyor, yorum yapıyor, kupon yapıyor.
Bütün memleketin tek işi bu.
Sadece teoride ve hayallerde.
Çünkü futbolu o kadar çok seviyoruz ki, herşeyi yaparız zannediyoruz.
Çünkü severek ve amatör ruhla herşeyi hallederiz diyoruz.
Bir örnek daha mı?
Kovalainen, Raikkonen, Hakkinen, Kankkunen, Mäkinen ve 50 tane daha bilmem neynen.
Bizim atalarımız ciritciymiş, güreşçiymiş de, bu Finlandiya’lıların ataları şöförmüymüş?
Evlerine giderlerken, uzun hızlı düzlüklerden, keskin S’lerden mi geçiyorlarmış?
Peki kaç yaşından beri karting eğitimi alarak disiplin, soğukkan, ciddiyet, sistem rafinerisinden geçmişler?
15 mi?
50 mi?
Hiç zannetmiyorum.
Bu şekilde Fenerbahçe’nin de, Türk futbolunun da bir yere geleceğini zannetmiyorum.
Acil müdahale şart diyorum.
Hatta korkuyorum, çünkü tüm Türkiye bir el atsa, o güzel Türk Basketbolu’muzu da bitirebileceğimize inanıyorum.



Son Yorumlar