Emrah Öner kategorisi arşivi
Gökhan Git ve Gelme
Emrah tarafından, Emrah Öner kategorisi altında, Ağustos 26th, 2009 tarihinde gönderildi
Geçenlerde bir 3.sayfa haberi: Delikanlının biri trafikte kavgaya tutuşmuş. Delikanlının kanı deli ya, sinirlenmiş, gitmiş torpidodan silahını almış, diğer şöföre silahını doğrultmuş, “Seni vururum ulan” demiş. Karşıdaki şöför bakmış, bakmış, belinden silahını çıkarmış, delikanlıyı çat diye vurmuş. Ve eklemiş, “Silahını çıkartıyorsan, vuracaksın.”
Biliyorum, hemen tepki vereceksiniz.
Biliyorum çocuklara kötü örnek oluyorum, biliyorum böyle bir giriş olmaz, biliyorum spor yazarlarının yüz karasıyım, hatta Tarantino’suyum falan filan…
Fakat Fenerbahçe’yi anlatmak için bu örnekten daha iyi bir örnek olamaz.
Çünkü Fenerbahçe’nin bu seneki modu bu.
Fenerbahçe bakıyor, bekliyor, çıkıyor, vuruyor, geri geliyor.
İlk önce muhakkak ortada bir pres varsa onu yiyor, fakat bakıyor ki karşıdan birşey olmayacak, hemen sahneye çıkıyor.
Ve Fenerbahçe bunu çok iyi yapmaya devam ediyor.
Fenerbahçe bu şekilde sinir de bozuyor, çünkü bir de az gol yiyor ve maç başına 2.6 gol ortalaması ile oynuyor.
(Fenerbahçe en son 88-89 senesinde 3.haftaya kadar bu kadar az gol yemişti, ve ilk 2 maçı 5-0 ve 4-0 bitmişti. Hatırlarsanız, maçların ilk yarılarında gol atamayan Fenerbahçe, ikinci yarılarda 5 ve 4 gol atıyordu.)
Fakat bence Fenerbahçe’nin bu sene az gol yemesi kesinlikle Bilica veya Lugano yüzünden değil.
Onun altını çizmek ve bu tartışmayı sonraki bir yazıya bırakmak isterim..
Şunu da söylemek lazım, Galatasaray’ın Fenerbahçe’den muhakkak bir farkı var.
Farkı aynı zamanda fiyatı ve tabi ki Galatasaray’ın en az 75 dakika saldırıyor, basıyor, ısırıyor olması.
İkisi de sonuca ulaşıyor fakat tekrarlıyorum, Fenerbahçe sadece vuruyor ve geliyor.
Bir örnek daha mı?
Yıllarca Avrupa takımları İstanbul’a geldi. Hep dediler ki iyi oynadık, bastık, koştuk, ettik, eyledik…
Adamlar bir kere gelirlerdi, 1-0.
Yahu beyler, bunlarda birşey yok, yüreğimizi koyarsak alırız, 2-0.
Daha vakit var, pes etme…, 3-0.
Aslında Fenerbahçe, ki bu Daum ile başladı, son 5 yıldır kontra oynuyordu, fakat bu seferkinin ismi “sağlıklı fast-break”.
Çünkü bu sezon 88-89, 95-96 ve 00-01 sezonu gibi, takımda mongol sayısı daha az.
Baroni, Dos Santos, Daum, Koch, Emre, Gökhan, Semih, Carlos ve önceki seneye göre Kazım ve Güiza.
Bunların hepsi akıllı oynamaya ve sonuca ulaşmaya çalışıyor.Ve ulaşıyorlar da.
Tabi ki Galatasaray’ın son 6 maçta attığı 26 golü ve hızlı futbolu, Anadolu klüplerinin bu seneki zayıf başlangıcına bağlıyor isek, bunu aynı şekilde Fenerbahçe’nin bulunduğu durumuna uyarlamamız gerekiyor.
Fakat çok ufak tefek güncellemeler yapmak da gerekiyor.
Örneğin, dün Fenerbahçe 2.bölgeyi müthiş paslı ve hızlı geçti. Belki en geriden Lugano ve Bilica oyun kuramıyor, belki Güiza hala son top için yetersiz, lakin Emre-Dos Santos-Baroni-Semih müthiş paslaştılar ve bu şekilde Gökhan Gönül olağanüstü bir gol attı. Yani gol noktalarında biraz toptan anlayan adam olunca o iş güzel sonlanıyor. Çünkü Fenerbahçe golden bir önceki pozisyonları çok iyi organize ediyor.
Gökhan Gönül demişken son sözümüz Gökhan’a.
31 yaşındayım.
Ben Fenerbahçe’de ne gençler gördüm.
Selahattinler, Aygünler, Tarıklar, kaleci Oğuzlar, Recepler, Serhatlar, Ali Güneşler, Yasinler, Can Aratlar…
Ben bu gençleri seyrederken gençliğim çürüdü…
Fakat Gökhan Gönül benim Fenerbahçe’de hayatım boyunca gördüğüm en terbiyeli, en yararlı, en kafalı, en Türk, en yakışıklı, en efendi, en hırslı, en teknik, en saçı bozulmayan, en karakterli, ilk ve tek genç futbolcu.
Gökhan Gönül, Fenerbahçe’nin nasıl transfer edildiğini ve Fenerbahçe gibi bir öğütücünün içinde nasıl hala durabildiğini anlayamadığım tek oyuncu.
Sana tek sözüm olacak Gökhan Gönül.
Bu sene sonunda Avrupa’ya, Liverpool’a, Ipswich Town’a, Huddersfield Town’a git ve bir daha gelme.
Tugay mı olursun, K.Hakan mı olursun, Şenol Güneş mi olursun, Arif Erdem mi olursun ben bilmem.
Fakat ne kiralık, ne satılık.
Git ve sakın geri gelme.
Biz seni seyredecek bir uydu buluruz.
Fenerbahçe için İftihar Vakti…
Emrah tarafından, Emrah Öner kategorisi altında, Ağustos 21st, 2009 tarihinde gönderildi
Sahura saatler kala Trabzon iftarını 3 golle açtı. Sivas pide kuyruğunda dayanamadı, 3 tane de o yedi. Fenerbahçe ve Galatasaray sofraya bir oturdu, rakipleri 7 gol yedi. Aslında 11 ayın sultanı Ramazan, herkesin rızkına göre verdi.
Bir kere daha gördük ki, ne Honved, ne Sion, ne de Levadia bizim rakibimiz, fakat aynı mantıkla ne Sivas, ne de Trabzon Avrupa’nın rakibi.
Bence ortada bir problem bulunuyor, ki bu problem eşittir ciddi maçlar öncesi abuk sabuk takımlarla oynanan eleme maçları ve bunun neticesindeki ajanda yoğunluğu, sakatlıklar, cezalılar ve vesairelerdir, ve bu sonsuza ıraksayacak denklemi çözmek için de 2 yol vardır.
Birincisi, toplayacaksın bütün Avrupa’yı, 1600 takımlık bir Lig yapacaksın, Haziran, Temmuz, bayram, noel, Cumartesi, Pazar, gece-gündüz herkes maç yapacak,
Tabi ki buna Bursaspor, Wycombe, Guimaraes de dahil, çünkü ne Sion Kasımpaşa’dan, ne de Levadia Keçiörengücü’nden iyi bir takım.
E bir de çağırmazsan Gaziantep’i, Kidderminster’i, onlara çok ayıp olur.
Böylece bütün takımları Ultra Mega Avrupa Lig diye birleştirmiş olacaksın, bu şekilde hepsi rahatlayacak, ter atacak, forma ve kültür değiştirecek, ne bileyim en azından televizyona çıkacak ve UEFA’nın istediği gibi herkes bir gün ünlü olacaktır.
İkincisi, bizim İddia CEO’su Mert Aydın’ı UEFA’ya göndereceksin, Sion, Mion, Levadia, Lavanta, ne varsa daha kafadan mülakatta eleyecek.
Yahu bu takımların Avrupa’da işleri ne?
Zaten bir maç gecenin 21:30’unda, öbür maç 21:45’inde.
Teravihden daha kalabalık bir grup, çay bahçesinde ellerinde çekirdek Elano’yu bekliyor.
Yarın iş var, güç var, sahur var.
Milletin uykusu gelmiş, hala Alex olsaydı 3 olurdu diyor.
Yahu 3 olsa ne olur, 30 olsa ne olur?
Senin ayarın mı o takımlar?
Tabi bu arada kimse kusura bakmasın, ortalıkta Sivas’ın ayarı bir takım da yok, Trabzon’un akranı olan bir takımda.
Bu konu aslında gidiyor geliyor, Şampiyonlar Klüpler Kupası’nın, yani Galatasaray’ın en son oynadığı sene olan kupanın statüsünün değiştiği tarihe denk geliyor.
O zamanlar kupaya sadece liglerinde şampiyon olan takımlar katıldığı için, en azından o kupanın bir ismi, bir havası, bir anlamı vardı.
Şimdi herhangi bir kupa için o ligden 15 takım, bu ligden 7 takım, şu ligden 1 takım alıyorsun, ve hatta bunları alırken de ortaya bir katsayı, bir matematik koydum diyorsun.
Mesela şu takım puanını, şu ülke puanı ile topladım, şu ligden 10 takım gelecek, diyorsun.
Peki o zaman aynı mantıkla bir hesap-kitap yap, geçen seneki futboluna bak, transferlere bak,
De ki, kardeşim bu sene Türkiye’den, şu şu şu takımlar gelecek. Estonya’dan, Macaristan’dan malesef takım alamıyoruz.
E Türkiye’den gelemeyenler ne olacak?
Gelemeyen arkadaşlar ilk önce düzgün takım kuracak, bir kere de 100 tane yeni adam transfer etmeyecek, seyircisi çekirdek yemeyecek, fundemental kelimesinin anlamını öğrenecek, ondan sonra gelecek, burada yer işgal edecek.
Çünkü herkesi biz buraya alırsak buranın anasını ağlatırsınız.
O zaman belki başımızı taşa vurmadan önce, oturup düşünürüz.
O zaman belki “Trabzon 3-1 yenildi, ve turu zora soktu” diye demeç vermeyiz.
Örnek, ya Sivas geçen sene yanlışıkla şampiyon olsaydı ve Şampiyonlar Ligi’ne direk katılsaydı…
İşte bizde bir otokontrol olmadığı için, nasıl UEFA stada geliyor, inceleme yapıyor ise, yetkililer gelecek, takımlara bakacak, ve diyecek ki, “Burada Kamanan var, tamam, Yattara var, güzel, fakat burada Petkovic, Yasin, Serkan Balcı var. Kusura bakmayın, bu şartlarda bizim bu takımları Avrupa Lig’ine almamız mümkün değil.”
Çünkü Avrupa Ligi’nin bir ismi var, bir anlamı var, diyecek.
Sakın yanlış anlaşılmasın, Sivas ve Trabzon ömür boyu hiç bir yere gitmemeli değil.
Önce takımını kuracak, Diyarbakır’ı yenecek, üst üste takımları ezecek, ondan sonra oraya çıkacak.
Bu konu her takım için söz konusu.
Tabi ki bu seneki Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi için de geçerli.
Maçlara gelince…
İki maça da, yani hem Fenerbahçe, hem Galatasaray maçına bakmaya çalıştım.
Fakat pek maç yazısı yazmayı sevmem.
Hele böyle 2 abuk sabuk maç için hiç bir şey yazamam.
Fenerbahçe ve Galatasaray’ın bu sene nasıl bir kadroya, nasıl bir sisteme, nasıl oyunculara sahip olduğunu söylemem mümkün değil, çünkü karşı tarafta ilk önce düzgün, sağlam, kurgulu, güçlü bir takım olacak, ondan sonra ben Elano, Dos Santos diyeceğim, 4-2-1-3, 4-2-3-1 yazacağım.
Burada tabi en sevindirici konu, Fenerbahçe’nin artık Avrupa’nın 2. ve 3. sınıf takımlarını çok rahat geçiyor olması. Bunu zaten Galatasaray yıllardır yapıyordu ama, Fenerbahçe için bu konular henüz 2003 senesinden itibaren başlamıştı.
Bir de en iftiharlık konu, Fenerbahçe’nin artık Alex’siz de yenebilmesi.
Artık siz bu konuya iftihar mı dersiniz, utanç mı dersiniz bilmiyorum.
3G Lig
Emrah tarafından, Emrah Öner kategorisi altında, Ağustos 11th, 2009 tarihinde gönderildi
50 sene önce Amerikalı bir baba ile oğlu Londra Hyde Park’ta frizbi oynuyorlarmış. Futbolun beşiği İngiltere’de o güne kadar çok az kişi frizbi gördüğü için insanlar toplanmış seyrediyorlar. Kalabalık gittikçe artmış, sonunda bir İngiliz dayanamayıp Amerikalı babaya yaklaşmış:“Rahatsız ettiğim için özür dilerim kuzum ama sizi 15 dakikadır seyrediyorum, kim kazanıyor?”
Ve 3G Turkcell Süper Lig başladı.
Herkes hazır.
Ferrari hazır, Saabri hazır, Kazım hazır, Sos Dantos hazır, Batuhan hazır, Mehmet Topuz hazır, hakemler hazır, Denizli Stadı’ndaki jeneratörler hazır, Sinan Engin hazır, tek forvette Ahmet Çakar hazır…
Kısacası herkes hazır.
Herkes öyle diyor.
Trilyon Euroluk bir Lig bizi bekliyor diyorlar.
Bir bakalım, öyle mi?
Liderden başlayalım…
Fenerbahçe, ilk maçı rahat geçti. Bundaki sebep ilk golün ilk dakikada gelmesi midir? Bence hayır. Denizli’nin zaten maç asılacak ne adamı, ne hali vardı. Fakat Fenerbahçe’deki fiziki değişim her geçen gün kendini daha belli ediyor. Bu kesin.
Dos Santos çok gol kaçırdı, bunun sebebi hayatı boyunca bek oynamış olmasından olabilir.
Baroni’ye hiç girmiyorum. Zamanında Rıdvan Dilmen Johnson’u almaya Gaziantep’e gitmişti. Akşam eve döndüğünde yanında bir de Preko vardı. Aynı hesap.
Fenerbahçe’ye hala Taner Güleri, Nonda tadında yedek bir forvete ihtiyaç var. Bu hiç gıkı çıkmayacak bir oyuncu olmalı. Belki de bütün sene hiç oynayamayacak fakat hiç sorun yaratmayacak. Denizli maçında Güiza sakatlansa forvete kim geçecek, belli değil. Karanlıkta belki Atkinson girer, fakat bu ışıklar her maç sönmüyor. Her stat da Denizli değil zaten. Bir tek Denizli için geçerli bu entresanlıklar.
Defans olayına hiç girmiyorum. Zaten yönetim konuyu anladı, Edu’ya geçmiş olsuna gittiler, kolonyayı çukulatayı bıraktılar, şimdi stoper arıyorlar.
Galatasaray…
Hiç anlamıyorum. Geçen seneki kadro zaten iyidi. Sadece belki bir sağ bek, bir de teknik direktör alacaklardı. Şimdi en az 8 tane oynatman gereken yıldız var. Arda-Kewell-Keita-Baros-Elano’nun hepsini aynı anda oynatsan maç başına 2 gol garanti yiyorsun. En az 3 gol atman gerekecek. Ayhan ve Mustafa inanılmaz iyi basıyorlar fakat topu Elano’ya getirecek adamlar onlar. O konuda Mustafa yetersiz.
Trabzon kalecisi Tolga, 2 ay sakat olduğu için oynamıyor, fakat maaşını da istemiyor. Böylece Fair-Play adayı oluyor. Fakat ne hikmetse, Linderoth Polat 2 yılda toplam 2 maçla 2 milyon Euro alıyor. Fenerbahçe Edu’yu gönderiyor, Delgado’yu siliyor, fakat Linderoth hep orada. Gökhan Zan-Servet nokta ile virgül. Ben Hakan Balta’nın da Avrupa’lı Galatasaray’ın sol beki olabileceğine hala inanmıyorum. Bütün bunları toparlayacak olan adam Frank Rijkaard. Belki küçük bir Barcelona yaratacak, belki sene sonunu zor görecek.
Beşiktaş…
Valla Mustafa Denizli de biliyor, maçı çevirecek bir tane adamı yok. Az buçuk Delgado vardı, şimdi herkes Bobo’nun, Nobre’nin, Nihat’ın eline bakıyor. Bobo isterse 30 metreden gol atıyor, istemezse hiç yok. Ernst, Fink, Ferrari, Erhan tam Beşiktaş Lisesi mezunu. Karakterleri ile, giyimleri ile, kuşamları ile tipik Beşiktaş oyuncuları. Ne yıldızlar, ne ezikler. Ne çok artıları var, ne çok eksileri var. İşte bütün bunları düşünüp, taşınıp Mustafa Denizli’nin plan yapması lazım. Çünkü bu sene Galatasaray ve Fenerbahçe’yi öyle yenmeden ekarte edemezsin.
Sivas ve Trabzon…
Bunların ikisini birden yazmak istedim. Maçı da seyrettim. Bir kere Sivas’ın niye şampiyon olamayacağını ben size anlatayım, hemen anlayacaksınız.
Trabzon gol atıyor, kale arkasında Sivas seyircisi var, çekirdek çıtlatıyor. Sıfır tepki.
Sivas beraberlik golünü atıyor, kale arkasında Sivas seyircisi var, aaa çekirdek çıtlatıyor. Hiç tepki.
Yahu insan bir kızar, küfür eder, sevinir, üzülür. Yok anam, bunlar çekirdek çıtlatıyor.
Trabzon’a gelince.
Trabzon’un genel olarak bir daha şampiyon olabilmesi 3 ihtimale bağlı.
1. 3 büyükler ve Bursa, Sivas, Kayseri, Antep, Samsun, Kars, İnegölspor, İnebahtıspor vs. hepsinin kötü olduğu bir sezonu bekleyecek,
2. Şota, Arçil, Ünal, Hami, Ogün, Abdullah, Soner, Orhan vs. bu jenerasyonu tekrar yakalayacak,
3. Ya da Trabzon’u kapatacaksın, bütün klübü İstanbul’a taşıyacaksın. Başka yolu yok.
Hey gidi günler hey.
Hami dedim de, aklıma bir anı geldi. Trabzon bir gün Avrupa maçı yapıyor. Takımın ismini hatırlayamadım, önemsiz bir eleme maçı. Kahveye girdim, çaycıya sordum, maç başladı mı diye. “2-0 oldu birader” dedi ve ekledi, “30-35 Hami”.
“Fakat nasıl olur, maç ne zaman başladı ki 35.dakika oldu?” dedim.
Herif sinirlendi, “Ne dakikası birader, 30 metre-35 metre Hami. Çekil kenara.”
Bursa…
Hayatım boyunca 3 büyüklerin karşısında şampiyon görmek istediğim tek takım.
Şampiyon olursa formasını alacağım tek Anadolu takımı.
Bence forması ile, seyircisi ile, stadı ile, havası ile, anıları ile, ufak bir Premier Lig takımı.
Yani bu takım, bu klüp, bu seyirci İngiltere’de olsa Crystal Palace kadar tarihi olur, QPR kadar başarısı olur.
Fakat Türkiye’de olmuyor işte. 3 büyüklerle o fark hep açılıyor.
Tam yakalıyor, yine açılıyor.
Avrupa’ya on yılda bir çıkıyor, hiç bir takımı eleyemiyor, para kazanamıyor, para olmadığı için kuvvetli takım kuramıyor, sonraki sene Avrupa’ya da çıkamıyor. Böyle bir kısır döngü.
Halbuki para Avrupa’da. 3 büyüklerin dışındaki kader bu.

Bir anı daha. Bursa – Wimbledon Intertoto maçı var. Maçı seyretmiyorum. Ne seyredeceğim? Wimbledon İngiltere’de Bursa ile oynuyor. Skor belli.
Mahallede yürüyoruz, kuruyemişçiye girdik. Bir baktım, en az 10 kişi maçı izliyor.
Dedim, “Kaç kaç?”
Kurukahveci Mehmet Efendi dedi “4-0”.
Dedim, “Ya az bile atmış Wimbledon. 5 olur.”
Bütün kafalar bana döndü, “Hocam 4-0 öndeyiz.”
O sırada Ercüment 5.golü kaçırdı.
Hey gidi günler hey.
Ve işte böylece bir 3G Turkcell Süper Lig’i daha başlıyor.
Trilyonluk hatalı transferler, skandallar, ilk haftadan hakemlerle uğraşmalar, hakeme küfürler, sonra “Ben normalde hiç küfür etmem, yani ederim de pek etmem, orada da ortaya etmiştim, hakem üstüne alınmış” basın toplantıları, 2012’e kadar söz verilen şampiyonluklar, kaldı ki bu şampiyonluk sözü veren takımı tarihi boyunca 3 sene üst üste sadece bir antrenör çalıştırmış vs.
Sakın kimse bana futbol spordur, fair playdir, eğlencedir falan anlatmasın.
Sakın kimse kaybetmek de güzel bir onur falan demesin.
Eskidenmiş o, Metin Oktay’ın jübilesinde Metin Oktay Fenerbahçe forması, Can Bartu Galatasaray forması giyermiş.
Eskiden babamlar, Beşiktaşlısı, Galatasaraylısı önce Fenerbahçe Basket Takımında, daha sonra Mithat Paşa Stadına Can Bartu’nun maçını seyrederlermiş.
Eskidenmiş o, Beşiktaş-Fenerbahçe derbisinde Zeki Rıza Sporel, Beşiktaş 9 kişi kalınca, “Dokuz kişilik takıma bizim böyle oynamamız doğru olmaz. İzin verirseniz biz de 9 kişi devam edelim.” demiş.
Artık burada hırs var, para var, rekabet var, kavga var, kriz var, sıcak var, gürültü var, kan var.
Maçları, puanları, her şeyi kazanman, her topa kafa sokman gerekir.
Sokmazsan gözünün yaşına bakmazlar.
Bak, Keita Keita diye diye az daha gidiyordu kereta.
Böyle bakarsan herkes hazır.
3G Lig’de Güiza hazır, Galatasaray hazır…
Öbür G’leri mi soruyorsunuz?
Onlar da hazır, merak etmeyin.
Onları da haftaya yazacağım.
Bordo Bereliler
Emrah tarafından, Emrah Öner kategorisi altında, Ağustos 4th, 2009 tarihinde gönderildi
Darius Vassell çim suniymiş der Ağustos’da gider, Bülent Uygun Bursa maçını kaybeder Eylül’de gider, Hugo Boors küfür yer, çakmak yer Ekim’de gider, Rijkaard paralar ödenmeyince Kasım’da gider ve Mustafa Denizli Bobo’yu sağ beke çeker, Ocak’ta gider. Geriye bir kişi kalır. Daum, bu takımı şampiyon yapar, öyle gider.
Kupa statüsüne hiç girmeyeceğim, zira iki kupayı almış bir takıma karşı sadece finale çıkabilme başarısını göstermiş bir takımın mücadelesi çok komik. Fenerbahçe Lig 2.si de değil. Fakat 2 kupayı da Beşiktaş aldı diye, Süper Kupa’yı da haydaa deyip Beşiktaş’a vermek daha da komik. O zaman statüyü değiştirirsin, mesela dersin ki 2 kupayı alan takım aynı ise bu sene Süper Kupa oynanmayacak.
Tabi bir de geçen senenin hesabını bu senenin başına kaydırmak var.
Yeni transferler, yeni teknik direktör, sonra Fenerbahçe rövanşı aldı oluyor.
Bu en komiği.
Fenerbahçe’ye gidelim.
Uzun zamandır ilk kez huzurlu bir maça çıktım. Zira 3 yıldır ilk defa ilk 11’de Uğur Boral, Selçuk, Deniz, Ali Bilgin, Serkan Balcı, Can Arat, Yasin yoktu. Gerçi Vederson vardı ve fena da oynamadı. Oynuna, koşmasına bir lafım yok fakat ortalar ve şutlar bir felaket. Bu arada bir gerçek var, Allah her futbolcuya Sabri şansı versin. Roberto Carlos sakatlandı, Uğur Boral yine kadroda. Bakın şuraya yazıyorum, hiç bir teknik direktör ne Uğur Boral’ı, ne de Sabri’yi kesebilir. Her gelen hoca bunları oynatır, kimse kesemez, bunlar yangında ilk kurtulur.
Fenerbahçe’nin en büyük transferi kim ne derse desin, ne Santos, ne Daum.
En yıldız transfer, Roland Koch.
Dakika 1, Fenerbahçe koşmuyor, tamam.
Dakika 15, Fenerbahçe koşmuyor, pres yapmıyor, o da tamam.
Fakat dakika 90, Fenerbahçe aynı koşmuyor veya aynı pres yapmıyor.
Yani Fenerbahçe’nin en ufak değişiklik yok. En ufak disiplinden kopma yok. Herşeyi ile aynı. İkinci yarı Tello, Nihat, Bobo ölmüş, dökülüyor. Fakat Emre maçın başında neyse o. Orta sahanın baronu Baroni neyse o. Güiza neyse o.
İyi veya kötü, neyse o.
Bu arada bir kere daha gördük ki, Güiza takımın en suçsuzu. Bir cümlede özetleyim, Güiza’yı beslemezsen, senin yakında gözünü oyarlar.
Santos ve Baroni için bence hala çok erken. Fakat salak adam değiller, onu anlayabiliyorsunuz.
Ben Ernst’i beğendim. İsmail’i de beğendim. Bir de Mehmet Topuz’un Fenerbahçe’de oynama ihtimalini sevdim.
İlk yarı çok iyi maç oldu. Beşiktaş Tello ve Nobre ile, hatta Bobo ve Yusuf ile Bilica ve Önder’e çok iyi bastılar. Bazı hakem hataları var doğru, ilk dakikalarda penaltı ve kırmızı kart verilebilirdi. Bence her iki takıma da önemli hatalar var. Fakat kupayı Beşiktaş alsaydı da aynı şeyi söylerdim. Fenerbahçe, bu seneki maçları son dakikaya kadar kovalayacak. Belki Lig’den düşenler, dökülenler olacak, fakat Daum’lu bir Fenerbahçe kafaya oynayıp en az 2.lik getirecek.
Bu arada sakın Fenerbahçe iyi oynadı falan zannetmeyin.
Çok sakat işler var.
Bilica ve Önder birbirlerinden ağırlar. Oyun da kuramıyorlar. 50 metre top atıyorlar, top aynen geri geliyor. Birinin ayaklarından o topları alıp oyun kurması gerek. Bu da tam olarak Emre. Çünkü Alex’in geri gelip top alacak hali yok. Bilica çok sağlam, çok fizikli fakat çok ağır. Fenerbahçe’nin en büyük eksiği veya en tehlikeli yeri arka ikili. Ne Bilica, ne Önder hızlı hareket edebiliyorlar. Belki Türkiye Ligi’nde çok sırıtmaz ama Avrupa’daki maçlar fecaat olur. Bilica ve Önder, farkına varmadan maç biter. Nasıl olur biliyor musunuz, bir anı anlatayım hemen anlarsınız.
Bir arkadaş Kars’ta askerlik yapıyor. Ormanda gece yürüyüşüne çıkmışlar. Takım komutanına telsiz anonsu geliyor. “Aynı gölgeden Bordo Bereliler geçecek, aman kazara korkup ateş falan açmayın, bilginize” diyor. Takım komutanı Asteğmen askerlere dönüyor, “Beyler, sakın tırsmayın, birazdan Bordo Bereliler geçecek” diyor. Askerler kendi aralarında hafif panik “Aman, gözünü seveyim, ne yapacağız şimdi, bir terslik olmasa bari, sessiz olun, durun, ses çıkarmayın, yatın, şunu kaldırın, bunu indirin” derken telsizden bir anons :
“Bordo Bereliler aranızından geçmiştir, teşekkürler.”
Lu Gone O!
Emrah tarafından, Emrah Öner kategorisi altında, Temmuz 18th, 2009 tarihinde gönderildi
Ve Fenerbahçe Lugano ile yollarını ayırdı. Fenerbahçe o hırs küpü, o tansiyon hastası adamı, o sarışın kafayı, o deli mavi gözleri kapı dışarı etti. Peki etmeli miydi? Bunu ben de bilmiyorum, yazının sonunda öğreneceğim.
Diego Alfredo Moreno Lugano, orijini İsviçre, pasaportu İtalya fakat Uruguay doğumludur. Lakabı “Tota” yani bağıran, uluyan hayvan anlamına gelir. 29 yaşındadır. En az 33 gösterir. Çocukluğundan bir tane bulsam kendi evime de almak isteyeceğim süper bir suratı vardır. Ama ev müstakil olmalıdır, zira o renkli göz ve kıvırcık kafa, evi hipodrama çevirip günde 70 saat haldur huldur koşup, teyzesine yatarak girecek, misafirler üstünden top almaya çalışacaktır. Biraz düz topçudur fakat güçlüdür, o yüzden salonda vazoyu tabloyu kıracağına, dışarda ağacı kökünden sökmesi, ayılarla, yaban domuzlarıyla güreşmesi daha uygundur.
Lugano, 2006-07 sezonundaki Aziz Yıldırım’ın “Kare As” transferlerinden biridir. Diğerleri belki maça kızı çıkmıştır fakat acele ile olsa da São Paulo takımından koskoca Uruguay’ın kaptanını getirilmiştir. Lugano, 2006 yazından beri, Fenerbahçe’de 106 resmi maçta 9438 dakika oynamış, ki maç başına ortalama 89.03 dakikadır, ve o 1 dakikada nereye gitmiştir bilinmemektedir. Lugano, bir orta saha oyuncusu kadar da gol atmıştır.(13 gol) Bu arada bu maçların hepsi ilk 11’dir.
Bunların hepsi 11’dir çünkü, Lugano’nun asabileşince seni şaşal su gibi oradan oraya vurabilecek, tek hareketle seni kağıttan gemiye, uçağa, külaha çevirebilecek bir güç ve asabiyete sahiptir. Hiç bir teknik direktör Lugano cezalı veya sakat değil ise yedek kulübesinde yanında oturtamaz. Hem iyi bir topçu olduğundan dolayı oturtamaz, hem de asabiyet sınırları her futbolcu kadar geniş değildir, ondan oturtamaz.
Lugano, 3 senede 37 sarı kart, 5 kırmızı kart görmüştür. Bu rakamlar, yine defans oyuncuları olan Abdülkerim Durmaz, Bülent Korkmaz, Rambo Yusuf, Arap İsmail, Deli Nezihi ile kıyaslandığında hiçbir şeydir. Fakat kritik yerlerdeki kritik cezaları müthiş ön plana çıkmıştır. En büyük cezasını 5 maç ile Galatasaray maçındaki olaylardan ötürü almıştır. Olaylı maçtan bir süre önce“Fenerbahçe’den ayrılacak” haberlerinin çıkması, karısının sadece 3 aylık spor paketi alması, menajerinin de Juan Figer olması, akla acaba o kavgayı da bilerek mi çıkardı sorularını getirmiştir. Aslında öbür taraftan bakılırsa, Emre Aşık, belki de Lugano’yu bilerek tahrik etmiş ve ayrılma değil gönderme planı başarı ile gerçekleşmiş de olabilir. Çünkü bir Galatasaray’lıya Fenerbahçe’den en sevmediğin futbolcu kimdir diye sorulduğunda akla ilk Emre Belezoğlu, daha sonra Lugano gelebilir. Belki listelere hızlı bir giriş yapan Volkan Demirel de unutulmamalıdır fakat bilinir ki sadece Lugano devamlı Galatasaray’a gol atmaktadır. 2 sene önce Ümit Karan’ın basın toplantısı yapıp “Fenerbahçe’de bir kasap var, maçta bizi doğradı.” demecini de unutmamak gerekir.
Lugano kart görerek takıma zarar veriyor demeci yüzeysel değildir. Örneğin, Lugano 2006-07 sezonundaki Antalya maçında 4.sarı kartını görüp bir hafta sonra Sivas maçında cezalı duruma düşmüştür. Fenerbahçe Luganosuz bu maçta 2 puan kaybetmiştir. Kupa yarı finalinde Beşiktaş ile 1-1 biten maçta, Lugano kırmızı kart görmüş, 3 gün sonra Fenerbahçe Denizli ile evinde 2-2 berabere kalmıştır. Ligin son maçında, Galatasaray karşısında cezalı duruma düşen Lugano, 2007-08 sezonuna başlarken İstanbul Büyükşehir maçında oynayamamış, Fenerbahçe 2-0 yenilmiştir. Olaylı 2007-08 Galatasaray kupa çeyrek finalinde Lugano, kırmızı kart görmüş, ondan hemen sonraki Ankaragücü maçı 0-0 bitmiştir. Lugano, o Galatasaray maçında, Fenerbahçe 1-0 yenikken kırmızı kart görmüştür. Geçtiğimiz sene, yine olaylı Galatasaray maçından sonra 5 maçlık ceza almış, Fenerbahçe ondan sonraki maçlarda 6 puan kaybetmiştir. Bütün bu puan kayıpları, tümüyle Lugano’nun yokluğuna bağlanamıyor ise, bir şekilde Lugano’yu bir yere bağlamak gerekmektedir.
Lugano, son derece disiplinli bir şekilde, 3 sene hiç maç seçmeden, hiç forvet seçmeden Drogba’dan Tokatspor’lu Mustafa’ya kadar herkese aynı standardı göstererek oynamıştır. Lugano, artık Türkiye’yi de tanımış, Türkiye de onu tanımıştır. Zaten sorunlar, kavgalar, itirazlar, didişmeler bu yüzden tavan yapmıştır. Lugano, belki Tuncay’dan daha hırslı, Uche’den daha profesyonel, Müjdat Yetkiner’den daha göbeksiz, Högh’den daha sağlam, Luciano’dan daha golcüdür. Ve belki Fenerbahçe için de şu an bulunmaz hint kumaşıdır, fakat yeni bir oluşum için de tam sırasıdır. Belki, takımın şu an yapısı gereği, en gönderilmemesi gereken oyuncu gibi gözükmesi, tamamen Fenerbahçe’nin takım yapısının ne kadar cılız olduğunu göstermektedir. Fenerbahçe’nin belki de öfke kontrolünden geçmiş en az 6 adet Lugano gibi futbolcuya zaten sahip olması gerekmektedir.
Lugano, tabi ki bir para alacaktır, belki Lugano istemiş olduğu parayı başka yerde hakediyordur, belki Fenerbahçe’de diğer futbolcuların aldığı paranın yanında o para da bir şey değildir. Fakat takıma verilen zarar, takımın itibarı herşeyden önce gelmelidir. Lugano ile anlaşılamaması, 3 ay ortadan kaybolup, babası Juan Figer ile fellik fellik kulüp bakıp, telefonlara çıkmayıp, yine kös kös Fenerbahçe’ye geri gelip utanmadan trilyonlar istemesi değildir. Lugano istemiş olduğu ücretten biraz indirim yapmış olsa, Fenerbahçe yöneticileri bir stope bulamadıkları için onu sırtlarında Almanya’daki kampa götürecektir. Dolayısıyla, Lugano ile anlaşamama konusu, kulübe verdiği zarar ziyan ile, 100 yıllık Fenerbahçe Şerefi ile, itibarı ile ile hiç bir ilgisi de yoktur. Burada tek merak ettiğim konu, Fenerbahçe’den ayrılan Lugano’nun yeni takımının yeni sezonda küme düşüp düşmeyeceğidir.



Son Yorumlar